Atmosfer ve Ekoloji

Posted by admin on November 13th, 2008

OZONDAKİ DELİK EN ÇOK BİLİNEN VE HEYECAN UYANDIRAN BOZUKLUKTUR AMA, ATMOSFERDEKİ TEK BOZULMA DEĞİLDİR.

Stratosferdeki ince ozon tabakası Bizi, güneşin deri kanserine yol açabilecek veya daha genel olarak, canlı maddeleri etkileyebilecek zararlı morötesi ışımasından korumaktadır. Bu tabaka ozonun, stratosferdeki moleküler oksijenin ayrışmasından sonra oluşmasıyla, diğer bazı moleküllerle birlikte tepkimesi sonucu yok olması arasındaki dengeden doğmaktadır.
Ozon tabakasının çeşitli sına! ürünler, özellikle de CFC’Ier (klorofluorakarbonlar) yüzünden bozulma tehlikesiyle karşı ‘ karşıya olduğu 1970′li yıllardan beri vurgulanmaktadır. Gerçekten de değişik soğutucu sistemlerde, spreylerde veya plastik köpüklerde kullanılan bu gaz, stratosfere doğru yavaşça yükselmekte ve burada, ışıl ayrışması yoluyla katalitik çevrim esnasında ozonu tahrip eden klor atomlarını açığa çıkarmaktadır.
Ozon kutuplar üzerinde, geniş bir vorteks içinde kış kutup havasının yalıtımından ileri gelen mevsimlik değişikliklere maruz kalır. 1985 yılında, ilkbaharda Antarktika üzerinde ozon tabakasının inceldiğinin açıklanması, stratosferin kirlenmesiyle ilgili tartışmalan hızlandırmıştır. O tarihten beri balonlarla veya uydularla gerçekleştirilen çeşitli gözlemler kutupta yıldan yıla belirginleşen bir « ozon deliği »nifl varlığını doğrulamıştır. Bu süreç tam olarak anlaşılamamakla birlikte, klorun olumsuz etkisi (sınaî veya volkanik kaynaklı) kanıtlanmış sayılır.
CFC’lerin kullanımına getirilen kısıtlamalar birçok devlet tarafından uygulanmaya konmuştur. Ne var ki, yama maddelerin açığa çıkardığı karbon dioksit de (CO2 bir atmosfer kirliliği tehlikesi yaratmaktadır. Bu gaz, bugün yılda ortalama yüzde 0,2 oranında bir artış göstermektedir. Güneş’in kızıialü ışınlarının soğurulması, iklimi ısıtabilecek ve okyanusların seviyesini yükseltebilecek bir « sera etkisi »ne (CH4 ve CFC için böyledir) yol açabilecektir.

Filed under: Bilim Teknik, Evren ve Dünya, Küresel Isınma | 1 Comment »

 

Bileşim, Sıcaklık ve Yükselti

Posted by admin on November 13th, 2008

ÇOK DEĞİŞİK ÖZELLİKLERİ OLAN FARKLI KALINLIKTAKİ KATMANLAR HALİNDE ÜST ÜSTE YIĞILAN ATMOSFERİN BİLEŞİMİ, TIPKI SICAKLIĞI GİBİ, YÜKSELTİYE GÖRE HİSSEDİLİR BİÇİMDE DEĞİŞİR

Değişik atmosfer gazlan arasındaki karışım süreci 100 km’nin alanda nispeten daha hızlıdır ve bileşim, komosfer olarak adlandırılan bu bölgede, pratik olarak değişiklik göstermez. Kuru havada, ortalama yüzde 78 azot (NJ, yüzde 21 oksijen (OJ, yüzde 1 argon (Ar) ile eser hidrojen (H2) ve ozon (Oj) veya değişik nadir gazlar (Ne, He, Kr, Xe, Rn) bulunur. Aşağı atmosferde, aynı zamanda değişik oranlarda havada asıltı halinde kirletici gazlar (CO2 CH4 N20, NO, NO2, NH3, SIO2, CO…), su (H20) ve aerosoller (volkanik, sanayi veya meteor tozlan, kum tanecikleri, tuz kristalleri, polenler vb) vardır. 500 km’den yukardaki heterosfer’dc yerçekimi alanındaki yayılma süreci, karışım sürecini zayıflatır. 150 km’de, ana bileşen (Güneş’in ışıl ayrışması sayesinde) oksijen atomu halini almıştır; daha yukarılarda hâlâ helyum vardır; 500 km’nin ertesinde ise, hidrojen atomu başlar.
Sıcaklığın yükseklikle birlikte artması, atmosferin, almaşık olarak azalıp çoğaldığı halka biçiminde katmanlar halinde sıralanmış olmasına bağlıdır; bunlar « poz » sonekiyle tanımlanan ara bölgelerle birbirinden ayrılmıştır. Bulutların bulunduğu troposfer Dünya yüzeyinden (kızılaltı ışımanın soğurulmasıyla oluşan bir ısı kaynağı) başlar, kutuplarda
8 km ve ekvatorda 17 km’ye kadar ulaşılabilen bir yükseltide sona erer. Sıcaklık, basınca uygun olarak km’de 6,5 °C azalmaktadır. Hızlı hava akımları olan jetstreamlerin oluşturduğu tropopoz içinde, sıcaklık -57 °C civarında sabit kalmaktadır.
Daha sonra, 50 km yüksekliğe kadar, sıcaklığın 0 “C’ye kadar yavaşça yükseldiği stratosfer gelir. Bu gelişme, bir enerji akışıyla açıklanmaktadır; ısı, çeşitli kimyasal tepkimeler sırasında, Güneş’in morötesi ışımasının (ykl. 0,2 ilâ 0,3 um…) soğutulmasından ortaya çıkar. Bu da bazı moleküllerin ışıl ayrışmasına ve 25 km yükseklikte en yüksek yoğunluğa ulaşan çok ince bir ozon tabakasının (1 milyon 02 molekülü için 1 Ö3 molekülü) ortaya çıkmasına neden olur.
Stratopoz”dan sonra, termik gradyan negatifleşir. Mezosfer 85 km’ye kadar uzanır, en yüksek noktasında mezopoz yer alır. Sıcaklık -100 °C civarındadır. Daha da yükseklerde, termosfer, Güneş’in enerji yüklü morötesi ışımasının soğurulmasından doğan (0,2…um’nin altında) pozitif bir gradyan ortaya koyar. 500 ila 1000 km’nin ötesinde, egzosfer’de, ortamın özellikleri temel olarak güneş etkinliklerine bağlıdır.

Filed under: Bilim Teknik, Evren ve Dünya | 1 Comment »

 

Atmosferin Yapısı

Posted by admin on November 13th, 2008

Atmosfer, bulutların gezindiği ve meteorolojik olayların olup bittiği alanla sınırlı değildir. Atmosferin Dünya kütlesinin milyonda biri kadar olduğu kabul edilen toplam kütlesinin yüzde 99′u 30 kilometre yüksekliğin altında (toplam kütlenin yansı 5 kilometre yüksekliğin altında) yer alır. Ama, yerçekiminin etkisiyle 100 kilometre yükseklikte bile oksijen ve azot vardır; 1 000 kilometrede hidrojen ve helyum gibi bazı hafif atomlar hâlâ varlığını sürdürebilir; 100 000 kilometrede, gezegenin manyetik alanının etkisi gene de hissedilmeye devam eder.
Balonlar, füzeler veya uydular aracılığıyla yapılan araştırmalar sayesinde yapısını çok iyi bildiğimiz Dünya atmosferi, zaman içinde büyük bir değişime uğramıştır. Bundan yaklaşık 4,7 milyar yıl önce Güneş Sistemi’nin oluşumu sırasında, atmosfer esas olarak hidrojen ve helyumdan ibaretti. Bu hafif gazların büyük bir bölümü atmosferden hızla uzaklaşmıştır. Yerkürenin içinde başlayan radyoaktif ısınma sonucunda, yoğun bir gaz çıkışına neden olan yanardağ püskürmeleri meydana gelmiş, böylece büyük ölçüde su buharı, karbon gazı veya azottan oluşmuş ikinci bir atmosfer ortaya çıkmıştır. Sıcaklık yavaş yavaş düşmüş, su yağışlar biçiminde yoğunlaşmış ve karbondioksit yeni oluşmuş olan okyanusların içinde karbonatlar meydana getirmiştir. Nihayet 3,5 milyar yıl önce bu okyanuslarda ilkel yaşam biçimleri ortaya çıkmıştır; oksijenin biyolojik olarak üretimi fotosentezle başlar. Böylece yavaş yavaş, bugün bilinen yaşam  biçimleri için gerekli olan atmosfer meydana gelmiştir.
Bu atmosfer bizi çok çeşitli olumsuz dış etkilere karşı korumaktadır. Güneş’in gönderdiği enerji yüklü tehlikeli parçacıklar manyetosfer kuşağı içinde tutulur; bunların varlığı kutup ışığıyla kendini göstermektedir. Dünya’nın dışından gelen kayaç parçalan yüksek atmosferde durdurulur, akanyıldızlar veya meteorlar haline gelerek yok olur. Zararlı morötesi ışınlar, fotokimyasal tepkimeler sırasında soğu-rularak ortadan kalkar; stratosferdeki ince ozon tabakasının, Dünya’daki yaşam üzerindeki rolü son derece önemlidir.

Filed under: Bilim Teknik, Evren ve Dünya | 1 Comment »

 

Volkanik Hareketler ve Levha Tektoniği

Posted by admin on November 12th, 2008

DEPREMLER GİBİ YANARDAĞLAR DA, ÖZELLİKLE TAŞKÜRE LEVHALARININ SINIRLARINDA YER ALMAKTADIR.

Volkanik hareketler üç büyük grupta toplanabilir.
Okyanus sırtlanndaki volkanik hareketler. Yaklaşık 80 000 km’Iik bir zincir oluşturan okyanus sırtlan, okyanus tabanının tamamını, yani Dünya yüzeyinin üçte ikisini oluşturmuş olan, gezegenimizin en önemli yanardağ sistemini temsil eder. İki levhanın birbirinden uzaklaşmasıyla meydana gelen çökme, üst mantoda erimeye yol açar ve böylece bazaldi bir magma oluşur. Bu magma, yerkabuğundaki dikey çatlaklardan dışan sızar ve rift seviyesinde yayılır.
Dalma-batma bölgelerindeki volkanik hareketler. İki taşküre levhasının birbirine yaklaşması yerkabuğu üzerindeki volkanik hareketlere ve dağ sıralarının oluşmasına yol açar. Dalma-batma hareketleri iki ayn şekilde ortaya çıkar. İlkinde, bir kıta levhasıyla bir okyanus levhası birleşir. Bu durumda, yoğun ve soğuk olan okyanus levhası, kıta levhasının altına doğru kayar ve manto içine dalarak, sıradağların oluşumuna neden olur (Andlar gibi). Ikincideyse, iki okyanus levhası yer değiştirir. LevhaVrdan biri diğerinin altına kayarken, ada yayları oluşur (Tonga ve Manana adalan gibi).
Levha içi volkanik hareketler. Bu hareketler, birer sorguç gibi mantonun derinliklerine sapla’ narak, sıcak maddelerin taşküre tabanına kadar çıkmasına neden olan « sıcak noktalar »in varlığından kaynaklanır. Böylece ortaya çıkan volkanik oluşumlarda önce, akınlar ve lav çeşmeleri şeklinde dökülen, akışkan ve alkali bazalt kökenli bir magma görülür. Bugüne kadar yüze yakın sıcak nokta saptanmıştır (Hawaii ve Tahiti gibi). Kıta levhalanndaki bu sıcak noktalara veya genleşmeye bağlı çatlaklar çökmelere yol açar; oluşan çukur alanlarda da alkali esaslı volkanik oluşumlar görülür (Afrika rifti gibi).

Filed under: Bilim Teknik, Enerji, Evren ve Dünya | No Comments »

 

Yanardağlar

Posted by admin on November 12th, 2008

En basit yanardağ derinlerde yer alan magma haznesinden beslenen bir ana baca çevresinde birikmiş kalıntılardan oluşan bir konidir. Bulunduğu ortamdaki çok yüksek basınç ve ısı, magmayı akışkan halde tutar. Aslında yanardağlar üzerinlerde hâkim olan basıncı serbest bırakıp, magmayı dışarı atarak Dünya’nın güvenlik supapları işlevi görür. Basınçs kadar yüksekse, püskürme de o kadar güçlü olur. Belirleyici etken, gazın oranıdır. Magma yeryüzüne çıkarken gazlar sıvı haldeki maddeden ayrılarak magmanın üzerine yayılır ve böylece basıncın artmasına neden olur. Magma gazla ne kadar yüklüce, püskürme de o kadar patlamalı ve tehlikeli olur.
Yanardağbilimin (volkanoloji) amacı, püskürme olaylarının anlaşılmasının yanı sıra patlama tehlikelerine karşı tedbir alabilmektir. 1985 yılında Kolombiya’da, Nevado del Ruiz’in patlaması 20 000 kişinin ölümüne neden oldu. Filipinler’deki Pinatubo Yanarda-ğı’nın 1991 haziranında patlaması, yüzyılın en büyük volkanik felaketine yol açtı; 800′den fazla insan öldü, 1,2 milyon kişi evsiz kaldı. Ancak, püskürme olaylarının ötesinde, yanardağlara bağlı doğal zenginliklerin (jeoter-mal enerji, magma hareketlerinden doğan maden yatakları) işletilmesi ve dünyanın evrimini yönlendiren süreç hakkında bilgi edinilmesi de söz konusudur. Aslında jpşğma, hem mantonun içindeki, hem de mantoyla kabuk arasındaki ısı ve madde alışverişlerinin başlıca taşıyıcısıdır. Volkanik hareketlerin ve yeryüzüne çıkan püskürtü maddelerinin incelenmesi, bize, Dünya’nın yaşamını yönlendiren mekanizmalar hakkında bilgi edinme imkânı sağlar.

Filed under: Bilim Teknik, Enerji, Evren ve Dünya | No Comments »

 

Depremler

Posted by admin on November 12th, 2008

Sismoloji (deprembilim), her yönüyle depremleri inceler ve bunları önceden saptamayı amaçlar. «Epinyada, tarih boyunca, deprem yoğunluğunun ve yerel tektonik hareketlerin incelenmesi, kesin tarih vermese de, deprem riski taşıyan yerleri öngörmemizi sağlayabilmektedir. Buna en iyi örnek, ABD’nin batı kıyısındaki^Sah And-reas fayıdır. Son on yıllardaki deprem yoğunluğu ve tektonikle ilgili bilgiler, bir deprem olasılığının önceden saptanmasına imkân vermektedir. ABD, California eyaletinde yer alan San Francisco kentinin güneyi için 1988-2010 yıllan arasında, yüzde 30 ihtimalle 7 veya daha yüksek şiddette bir deprem olasılığı saptanmıştı. Kısa bir süre sonra beklenen gerçekleşti. 18 ekim 1989′da, kentin güney bölgesi, 7.1 şiddetinde bir depremle sarsıldı;
Sismoloji petrol ve maden araştırmalarında, aynca Dünya’nın iç anatomisinin incelenmesinde de sismik dalgalardan yararlanır. Dalgaların yayılım hızındaki değişiklikler, yerkürenin belli başlı birimlerinin (kabuk, üst manto, alt manto, dış çekirdek, iç çekirdek) tanımlanmasına olanak sağlamıştır. Bu görünüm yavaş yavaş kesinlik kazanmıştır. Bugün, sismologlar yeni bir çağa, dünyanın derindeki katmanlarının üç boyutlu görüntüsünü veren, sismik tomografi çağına girmişlerdir. Yerkürenin ortalama yapısına oranla dalgaların yayılım hızı arasındaki açıklıkların tanımlanması üzerine kurulu olan bu yeni yöntem, kesitler ve haritalar hazırlanmasına ve madde hareketlerinin seyredilebilmne imkân vermekte.

Filed under: Bilim Teknik, Enerji | No Comments »

 

Charles Darwin Hayatı ve Buluşları

Posted by admin on November 8th, 2008

Canlıların bugünkü biçimlerine gelinceye kadar bir dizi değişiklik geçirdiğini saptayarak evrim kuramım en açık biçimde ilk kez ortaya koyan, İngiliz doğa bilgini Charles Robert Darwin olmuştur.
İngiltere ‘dek Shrewsbury’de doğan Darwin şair, doktor ve bilim adamı Erasmus Darwin’in torunuydu. Babası da oğlunun doktor ya da din adamı olmasını istiyordu. Ama derslerden çok doğayla ve sporla ilgilendiği için başarısız bir öğrenci olan genç Darwin önce tıp, sonra din öğrenimini yarım bırakarak babasını düş kırıklığına uğrattı.
Cambridge’de din öğrenimi gördüğü yıllarda botanik profesörü John Stevens Henslow ile yakın bir dostluk kuran Darwin artık yalnız doğa tarihiyle ilgileniyordu. Henslow’un desteğiyle, beş yıllık bir bilimsel araştırma gezisine çıkan Beagle adlı gemide doğa bilimci olarak görev aldı. Dünyanın hemen her yanındaki, özellikle Galâpagos Adalarındaki binlerce hayvan ve bitki türünü inceleme fırsatı bulduğu bu gezi Darwin’in yaşamında bir dönüm noktası oldu. Yolculuk boyunca yaptığı gözlem ve keşiflerle canlılar arasındaki akrabalık ilişkilerini kavramaya başlamış, birçok canlının aynı atadan geldiğine ve evrim geçirerek farklılaştığına inanmıştı.
1858′de, evrim konusunda kendisiyle aynı düşünceleri paylaşan Alfred Russel Wallace’ in gönderdiği notları da ekleyerek bu konudaki görüşlerini bir bildiriyle duyurdu. 1859′da da çalışmalarını derleyerek Türlerin Kökeni (The Origin of Species) adlı ünlü yapıtını yayımladı. Bu yapıtında, “doğal seçme” ya da “doğal ayıklanma” yoluyla canlıların nasıl evrim geçirdiğini açıklayarak kuramının temel ilkelerini tanıttı. Bu kurama göre bütün canlılar arasında sürekli bir yaşam savaşı vardır. Doğanın koşullarına daha iyi uyum sağlayacak biçimde değişiklik geçiren canlıların bu savaşı kazanarak ayakta kalma şansı daha fazladır. Besinini daha kolay sağlayan ve düşmanlarından korunma yollarını bulan canlılar bu özellikleri kendi döllerine de aktararak soylarım sürdürürken, aynı ortamdaki öbür canlılar doğal seçimle ayıklanarak yok olur.
Geniş yankılar uyandıran bu kuram yalnız İngiltere’de değil bütün dünyada, özellikle din ve bilim çevrelerinde büyük bir tepkiyle karşılandı. Tanrı’nın yeryüzünü ve bütün canlıları bugünkü biçimleriyle yarattığına inananlar, canlıların doğada kendiliğinden değişikliğe uğradığını öne sürmekle Darwin’in bu kutsal gerçeğe saldırdığını düşünüyorlardı. 1871′de yayımlanan İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) daha da büyük tartışmalara yol açtı. Çünkü Darwin bu yapıtında insanın ve maymunların ortak bir atadan, büyük olasılıkla çok İlkel ve maymunsu bir canlıdan türemiş olabileceğini açıklıyordu.
Darwin, evrim konusundaki çalışmalarının yanı sıra, yaptığı yolculukları, mercan resiflerini, çiçeklerin böcekler aracılığıyla döllenmesini ve böcek yiyen bitkileri anlatan birçok makale yazdı. Beagle gemisiyle çıktığı yolculukta yakalandığı hastalığın giderek ağırlaşmasına ve aldığı sert eleştirilere karşın canlılar üzerindeki araştırmalarına hiç ara vermedi. Bugün Darwin’in evrim kuramı bütün bilim adamlarınca benimsenmiş, doğal seçme ilkesi ise kalıtım konusundaki yeni bilgilerin ışığında daha bilimsel temellere oturtulmuştur

Filed under: Bilim Teknik, bilim adamları, İcat ve Buluşlar | 1 Comment »

 

Albert Einstein Hayatı ve Önemli Buluşları

Posted by admin on November 8th, 2008

ABD’li fizikçi Albert Einstein bütün insanlık tarihinin en büyük bilim adamlarından biridir. Çağdaş fiziğin temellerini atan çalışmaları! bugün bile evreni ve evrende gözlediğimiz bütün olayları nasıl yorumlamamız gerektiğine yol gösterir. Yahudi bir ailenin oğlu olan Einstein, bugün Almanya Federal Cumhuriyeti’nin sınırlan içinde bulunan Ulm’da doğdu   ve   Münih’te   öğrenime   başladı.   Okul yıllarında matematiğe özel bir ilgi duyarak bu alandaki yeteneğiyle sivrildi. 15 yaşındayken ailesi İtalya’nın Milano kentine taşınınca Albert de İsviçre’ye geçerek Zürich Teknik Üniversitesi’ne girdi. 1900′de bu üniversitenin kuramsal fizik ve matematik bölümünü bitirdi. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Bern’deki patent bürosunda çalışmaya başladı. Bu görevden arta kalan zamanlarında fizik çalışmalarını sürdürdü ve 1905′te fiziğin gelişmesi açısından büyük önem taşıyan bir dizi inceleme yayımladı. Molekül boyutlarının hesaplanmasına ilişkin yeni bir yöntem önerdiği ilk incelemesiyle Zürich Teknik Üniversitesi’nden fizik doktoru unvanını aldı. İkinci çalışması, ilk kez İskoçyalı botanikçi Robert Brown’ın (1773-1858) çiçektozlarında gözlemlediği Brown hareketine ilişkindi. Brown’ın gözlemlerine göre. çiçektozları gibi çok küçük parçacıklar durağan bir sıvının içinde bile hiç durmaksızın rasgele hareket ediyorlardı. Daha önceleri bu olayın, rasgele hareket eden sıvı moleküllerinin küçük parçacıklara çarpmasından ileri geldiği düşünülmüştü. Einstein bu incelemesinde Brown hareketini tümüyle matematiksel olarak açıkladı.
Einstein’ın üçüncü makalesi de gene yıllar önce gözlemlenmiş çok ilginç ve şaşırtıcı bir olaya açıklık getiriyordu. Üzerine ışık gönderilen bazı maddelerin elektron yaydığı, ama ışığın şiddeti arttığında yayılan elektronların enerjisinde (hızında) değil, yalnızca sayısında artış olduğu biliniyordu. Einstein, fotoelektrik etki adıyla bilinen bu olayın açıklamasını yaparken ışığın liem dalgalar halinde, hem de enerji yüklü küçük parçacıklar biçiminde yayıldığını öne sürdü. Bu parçacıklar, yani bugünkü adıyla fotonlar maddeye çarptığında atomlardan elektronları koparıyor, ama serbest kalan elektronlar maddeden kurtulmaya çalışırken atomların çekim kuvvetiyle enerji kaybediyordu. Einstein özellikle bu çalışmasıyla 1921 Nobel Fizik Ödülüne değer görüldü.
Einstein’ın aynı yıl yayımlanan dördüncü incelemesi bütün öbür çalışmaları arasında kuşkusuz en önemlisidir. Bu makalesinde açıkladığı “özel görelilik kuramı”nı 1916′da daha da genelleştirerek “genel görelilik kuramı”na ulaşmıştır. Görelilik kuramı, ışık hızına yakın hızlarda hareket eden bir cismi durağan ya da aynı hızla hareket etmeyen bir gözlemcinin nasıl algılayacağına ilişkindir. Einstein’ in kuramına göre, cismin kütlesi, uzunluğu, hatta olay süresince zamanın akış hızı cismin hızına bağlı olarak değişir. Bunlar, insana inanılmaz gibi gelen devrimci düşüncelerdi ve benimsenmesi oldukça uzun bir zaman aldı.
Einstein’ın görelilik kuramlarıyla varılan en önemli sonuçlardan biri de kütle ile enerjinin eşdeğerliliğidir. Demek ki, kütle bir enerji biçimi olduğuna göre, kütleçekimini de bir kuvvet olarak değil, uzayda kütlenin varlığından kaynaklanan bir enerji bandı olarak düşünmek gerekir. Bu nedenle, uzaydaki büyük kütleli gökcisimlerinin yakınından geçen ışık ışınlarının doğrultusunda bir sapma olur, bu da uzayın “eğrilmesine” yol açar. Einstein, enerji ile kütle arasındaki eşdeğerliliği ünlü E=mc bağıntısıyla gösterdi. Bu anlatıma göre enerji (E), ışık hızının (c) karesi ile kütlenin (m) çarpımına eşittir. Işık hızının karesi çok yüksek bir sayı olduğundan, çok küçük bir kütle çok büyük bir enerjiye eşit olur. Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramlarına ilişkin makaleleri 1976′da dilimize çevrilerek İzafiyet Teorisi adıyla tek bir kitapta toplanmıştır.
Dünyaca ünlü bir bilim adamı olan Einstein, 1914′te Berlin’de yeni kurulan bir araştırma enstitüsünde fizik bölümünün yöneticiliğine getirildi. I. Dünya Savaşı boyunca Almanya’da yaşadı ve kararlı bir barışsever olarak savaş karşıtı eylemleri destekledi. 1918′de de barışı büyük bir sevinçle karşıladı. Ama 1933′te Nazi Partisi’nin iktidara gelmesi ve Yahudiler’e karşı yürüttükleri eylemler yüzünden artık Almanya’da yaşaması olanaksızdı. Amerika’ya yerleşerek yaşamının sonuna kadar uğraşacağı “birleşik alan kuramı” üstünde çalışmaya başladı. Ne var ki, kuvvetlere ilişkin bütün fizik kuramlarını tek bir kuramda birleştirmeyi amaçlayan bu çalışmasını sonuçlandıramadı.
Einstein bütün yaşamı boyunca dünya sorunlarıyla çok yakından ilgilendi. Gerçek bir barışsever olmasına karşın, Hitler Almanya’ sında atom bombası yapmak üzere çalışmalara başlanıldığını öğrenince, Almanya ve Japonya’nın böyle bir bombayı kullanmalarını engeller düşüncesiyle atom bombasının ilk kez ABD’de yapılmasına ön ayak oldu. Ama II. Dünya Savaşı’nda bu bombaların Japonya’ daki Hiroşima ve Nagasaki kentlerine atılmasından sonra, atom silahlarının denetlenmesini ve dünya barışının kurulmasını içtenlikle destekledi. Alçakgönüllü ve sevecen bir insan olan Einstein aynı zamanda bir müziksever ve yetenekli bir kemancıydı.

Filed under: Bilim Teknik, Tarihi Olaylar, bilim adamları, İcat ve Buluşlar | 1 Comment »

 

Volkanizma ve Tektonik

Posted by admin on November 8th, 2008

Merkür’ün yüzeyi, tümüyle volkanik kayaçlardan oluştuğu izlenimi vermektedir; bu kayaçların geçmişinin, gezegenin oluşum başlangıcına kadar uzanması mümkündür. Buna karşılık, yakın geçmişte bu gezegen üzerinde bir yanardağ etkinliğinin olmadığı sanılmaktadır.
Venüs’ün yüzeyi ise tersine, yakın geçmişi olan önemli volkanik oluşumlarla kaplıdır ve yer yer, volkanik kaynaklı olması muhtemel büyük kraterler gözlemlenmektedir. Yüzeyde görülen çember biçiminde, önemli bir engebe dev bir volkandan kaynaklanabilir ve Mars üzerinde saptamış volkanlarla karşılaştırılabilecek boyutlardadır.
Gerçekte, Mars üzerinde, dört dev volkan vardır; bunların yüksekliği 26 kilometre, taban çapları ise yaklaşık 500-600 kilometredir; ayrıca bunlar dışında çok sayıda küçük volkan bulunur. Bu oluşumlar günümüzde artık etkin görünmüyor; ama bir olasılıkla uzun zaman, çağımızdan yaklaşık 800 milyon yıl öncesine kadar etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Bunların Mars yüzeyinin ve atmosferinin evriminde, önemli bir rol oynadığı sanılmaktadır. Tektonik de, gezegenden gezegene çok değişen, önemli bir rol oynamıştır. Nitekim, Merkür üzerinde, gezegenin dönüş hızının yavaşlamasından kaynaklandığı sanılan, çok eski bir kırıklar ağı saptandı. Öte yandan, çekirdek soğurken, litosferin (taşküre) sıkışması, yüzlerce kilometre uzaktan gözlemlenen yarıkların (3 kilometre yüksekliğinde) oluşumuna yol açar. Venüs üzerinde, kuzeyde ve ekvatorda yer alan büyük engebelerin yakınlarında, önemli tektonik yapılar (faylar, kıvrımlar) gözlemlendi. Bunlar belki de genel genleşme ve büzülme hareketlerinden kaynaklandı. Mars üzerinde tektoniğin etkisi, binlerce kilometre boyunca uzanan ve önemli çöküntüleri (grabenler) sınırlayan büyük faylarla kendini gösterir.

Filed under: Bilim Teknik, Enerji, Evren ve Dünya, Gezegenler | No Comments »

 

Mikroişlemciler ve Birleşik Devreler

Posted by admin on November 8th, 2008

Mikroelektronik, çok karmaşık, küçük boyutlu, maliyeti düşük devrelerin yapımına imkân verdi. Böylece, bilgisayarlardaki programın komutlarım yerine getiren ve hesaplamaları yapan merkez birimi gittikçe minyatürleşti ve sonunda mikroişlemcilere geçildi; mikroişlemci, daha basit birçok bileşen taşıyan karon işlevini tek başına yerine getiren bir yongadır. Bu tür yongaların ilk örneğini oluşturan 4004, bir hesap makinesi üreticisi için tasarlanıp gerçekleştirilmişti; 1970′lerin başında, Intel firması tarafından ticari şekle sokuldu. Bu devre çok basitti ve aynı anda ancak, ikili sisteme göre düzenlenen dört ayrı bilgiyi (buna bit adı verilir) işleyebiliyordu. Söz konusu Amerikan firmalı o zamandan bu yana gerçek bir mikroişlemci hanedanı oluşturdu. En büyük bilgisayar üreticileri, giderek daha karmaşık hale gelen bu mikroişlemcileri kullandılar. Bugün, mikroişlemciler 32, hatta 64 bit değerindeki bilgiyi işleyebilecek düzeye ulaşmıştır. Ulaşılan yetkinlik, mikrobilgisayarların büyük bilgisayarların gücüne erişmesine yetecek ölçüde değilse de, bilişimle mikrobilişim arasındaki mesafe günden güne kapanmaktadır. Mikroişlemciler yalnız merkez birimi işlevi görmekle kalmaz, bunların en gelişmişleri, başka bilgisayarların ek devrelere ihtiyaç duyduğu işlevleri de (aritmetik işlemcisi veya bellek yönetim birimi gibi) yerine getirir. Buna paralel olarak, tıpkı mikroişlemciler gibi bilgi işleyen, ek olarak kendi işleyişini düzenleyen programı da kendi belleğinde taşıyan devreler yapıldı. Mikrodenerimci adı verilen bu devreler sanayi uygulamalarında kullanılır. Bazı mikroişlemciler bundan böyle RİSC (Reduced Insıruclioıi Set Computer sistemiyle üretilmektedir. Böylece elde edilen mikroişlemciler, hem daha güçlü, hem de daha basit yongaların elde edilmesini sağlamakta, aynı boyuttaki silisyumun yüzeyine daha fazla işlev yüklenebilmektedir.

Filed under: Bilgisayar Dünyası, Bilim Teknik, Elektronik Dünyası | No Comments »

 

« Older Entries
Newer Entries »

Son Konular

Categories

Archives

Blogroll

Meta