Eski Mısır tarihi boyunca tanrılarla ilgili inançlar birçok kez değişti. Her köyde ayrı bir yerel tanrıya inanılır, bazen bu tanrılardan birinin adı değiştirilerek başka bir köy ona tapmaya başlardı. Tanrıların görevlerinin değiştiği de olurdu. Mısır tarihi boyunca en ünlü tanrılar Osiris, karısı İsis ve oğulları Horus’ tur. Büyük İskender Mısır’ı ele geçirdikten sonra, bu tanrılara Yunanistan’da da tapılmaya başlandı.
Mısırlılar Osiris’in öldükten sonra yeniden dirildiği inancındavdı. Bu nedenle insanların da öldükten sonra dirileceklerine inanırlar, ölüleri için görkemli mezarlar yaparlardı. Büyük piramitler güçlü kralları için yaptıkları mezarlardır. Her mezarın içinde yiyecek, ev eşyası, giysi ve araç-gereç gibi, bir insanın ölümden sonraki yaşamda gereksinim duyacağına inanılan şeyler olurdu. Mezarlara sonradan canlanıp kralların hizmetini görecek ufak insan heykelcikleri koymayı da unutmuyorlardı.
Başlangıçta Romalılar’ın, Yunanlılar’da olduğu gibi ayrıntıyla düşünülmüş tanrı aileleri ve grupları yoktu. Doğadaki ve evlerin içindeki her şeyde yaşayan kutsal ruhlara inanırlardı. Örneğin tarımın her evresini yöneten ayrı bir kutsal ruh vardı. Biri toprağın sürülmesinden, öbürü ekimden, bir başkası hasattan sorumluydu. Her evdeki ocağı ve sahanlığı bir ruh korurdu.
Romalılar Yunanlılar’Ia karşılaşıp Yunan tanrılarıyla ilgili ilginç efsaneleri öğrendikten sonra kendi kutsal ruhlanyla bazı Yunan tanrıları arasında benzerliklerikurdular. Sonunda Romalılar da tanrılarına insan özellikleri verdiler ve Yunan tanrılarıyla ilgili birçok öyküyü kendilerine mal ettiler.
Yunan mitolojisinde en önemli tanrı Zeus’ tur. Dünyayı ve gökleri o yönetirdi. Erkek kardeşi Hades ölülerin dünyası yeraltını, öbür kardeşi Poseidon da denizi yönetiyordu. Zeus başlangıçta tanrıların kralı değildi.
Yunanlılar onun kendinden önceki bir tanrının, Kronos’un oğlu olduğuna inanırlardı. Zeus babasını devirerek yerine geçmişti. Kronos ve kardeşlerine Titanlar denir. Ama Titanlar bile ilk tanrılar değildi. Kronos da, oğlu gibi, babası gök tanrısı Uranos’u devirerek başa geçmişti. Uranos ve karısı Gaia (yeryüzü tanrıçası) ilk tanrılardı.
Olympos Dağı’nda yaşadıklarına inanıldığından, Zeus ile kardeşlerine ve onların tüm çocuklarına Olympos tanrıları dendi. Zeus, Hera ile evliydi. Oğullarından biri demirciler tanrısı Hephaistos’tu. Dağın altında, büyük bir mağarada yaşardı. Demir ocaklarından çıkan ateş ve dumanın volkanlara neden olduğu düşünülürdü. Zeus’un öbür çocuklarından bazıları, Apollon (güneş tanrısı), Artemis (ay tanrıçası), Athena (savaş ve akıl tanrıçası), Afrodit (güzellik tanrıçası). Ares (savaş tanrısı), Dionysos (şarap tanrısı) ve Hermes (tanrıların habercisi) idi.
Ilyada destanında tanrılarla ilgili birçok olay anlatılır. Eski Yunanlılar tanrıların insanların tüm davranışlarını yönettiklerine inanırlardı. İlyada aynı zamanda bu insanların tanrılarını kendileri gibi sandıklarını da gösterir: Kıskançlık duyarlar, kavga ederler ve birbirlerinden sır saklarlar. Eski Yunanlılar tanrıların sık sık normal insanlarla ilişki kurduklarına da inanırlardı. Bazı ünlü kahramanların bir tanrı ve bir ölümlüden doğduğu söylenirdi.
Eski Yunan dilinde “söylenen ya da duyulan söz” anlamında kullanılan “mitos” sözcüğünden gelen mit, masal, efsane, öykü anlamını taşır. İlkel insanlarla ilgili araştırmalardan öğrendiğimize göre, atalarımız beklentilerinin gerçekleşmesi için, bunlar sanki olmuş gibi bazı davranışlarda bulunurlardı. Örneğin yağmur yağsın diye toprağa su dökerler ya da korktukları ve ölmesini istedikleri yabanıl hayvanların ve düşmanlarının ok ve mızraklar saplanmış resimlerini çizerlerdi. Yanan bir tekerleği yerde yuvarlamakla Ay ve Güneş’in yeniden doğmasını sağladıklarına inanırlardı. Zamanla birçok insanın katılmasıyla daha uzun ve karmaşık öyküler doğdu. Bazı kadın ve erkekler öyküyü canlandırmak için maskeler takarken bazıları da davul çalarak açıklamalar yapardı. Kral Güneş’i, kraliçe de Dünya’yı ya da Ay’ı canlandırır, Güneş’in Dünya’yı karanlıktan ve ölümden kurtarışı sahnelenirdi. Giderek bu oyunlardaki törensel nitelik unutuldu, öyküleri halk ozanları anlatmaya başladı. O çağlarda bu ozanlar kralın ve halkın gözünde çok saygın kişilerdi.
Efsane sözcüğü ise çok sonraki tarihlerde ortaya çıktı. Aslında Farsça’da masal ve söylence anlamına gelen bu sözcük Türkçe’de biraz anlam değişikliğine uğrayarak doğaüstü olaylara ilişkin söylenceler karşılığı olarak kullanılmaktadır. Zamanla mitlerle efsaneler karıştı. Yeryüzündeki çeşitli efsanelerin toparlanıp derlenmesi ve yazıya dökülmesi sonucu önemli bir kaynak ortaya çıkmış oldu. Mitoloji adı verilen bu kaynak Anadolu, Mezopotamya, Girit, Fenike, Mısır ve benzeri uygarlıkların sözlü geleneklerinden doğan evrensel bir bütündür.
Eski Yunanlılar, gökyüzünde atlı arabasını süren Güneş tanrısı Helios’un öyküsünü anlatırlardı. Eski Çinliler de Güneş’in bir atlı araba sürdüğünü sanırlardı. Oysa Meksika’da yaşamış olan Aztekler’in bu konudaki öyküleri daha değişikti. Nanahuatzin adlı bir tanrının Dünya’ya ışık getirebilmek için kendisini ateşe atarak kurban ettiğini ve böylece Güneş’e dönüştüğünü söylerlerdi: Güneş’in sabit bir yerde durmasını engellemek, gökyüzünde hareket etmesini sağlamak için ise tüm öteki tanrılar kendilerini kurban etmişlerdi. Eski Mısırlılar gökyüzünü bir okyanus olarak düşünürlerdi. Güneş her sabah bir yelkenliyle bu okyanusu aşar, akşamlan bindiği bir başka yelkenliyle geri dönerdi.
Arkeologlar eski kent kalıntılarını ortaya çıkararak ilk insanların kullandığı eşyaları inceledikçe, çeşitli mitolojilerle ilgili daha çok bilgi sağlanıyor. Böylece Güney Avrupa’daki
mağara adamlarının, Batı Avrupa ve İngiltere’deki Keltler’in, Doğu Akdeniz’deki Sümerler’in, Hititler ve Babilliler’in zengin mitolojileri olduğunu artık biliyoruz. Arkeologların çalışmaları, Orta ve Güney Amerika’daki Amerika Yerlileri’nin kurdukları birçok büyük uygarlığın aydınlanmasına da katkıda bulundu.
Bazı bilim adamlarına göre ilk efsaneler tanrılara inançtan değil, her nesnede var olduğu sanılan sihirli ruhlardan kaynaklandı, insanlar daha sonra tanrıları kendilerine benzeyen varlıklar olarak düşünmeye başladılar. İlk tanrılar, büyük bir olasılıkla, gök gürültüsü ve şimşek gibi insanların anlayamadıkları ve bu yüzden korktukları doğa olaylarıydı. Bu büyük güçler, kendisini kızdıranları uyaran ve bazen de öldüren öfkeli tannlar olarak açıklanıyordu. Belki de Yunan, Roma ve İskandinav mitolojilerinde en güçlü tanrının gök tanrısı olması bu yüzdendir.
Tüm mitolojilerde öfkeli tanrı öykülerine rastlanır. Denizde kopan korkunç bir fırtına Yunanlıların deniz tanrısı Poseidon‘un öfkelendiğini düşünmelerine yol açardı. En önemli tannlar insanlann yiyecek bulmalarına yardım eden tanrılardı. Topraktan iyi ürün alınmış, bol balık tutulmuş, başarılı bir av gerçekleştirilmişse bazı tanrılann kendilerine yardım ettiğine inanırlardı.
Piramitler basit aletlerle, katı biçimde düzenlenmiş şantiyelerde inşa edildi. Hırsızlara yolunu şaşırtan karmaşık koridorlar ağını ve| odaları örten dev taş blokların üst üste konulması ile yapılan piramitler, Nil Nehri’ne doğru çıkıntı yapan kayalık bir plato üzerinde kuruldu. Taşkınlar sırasında çalışma daha kolay oluyordu.
Limanla şantiye arasında kızaklar üzerinde taşlan çeken yüzlerce işçinin balesi yıllarca sürdü. Taşlan çıkarabilmek için yapılan rampalar, piramit tamamlandıktan sonra kaldırıldı.
Kral Coser Piramidi
(İlk piramit) birçok aşamada yapıldı. Ana yapıdan (mastaba) itibaren piramit yedi basamak halinde sıralanır. Her aşamada anıtın alam artar. Kralın “uranım ayrılmış oda çevresinde karmaşık bir koridorlar ağı düzenlenmiştir.
Kral Cose’e ait devasa mezarın, bütün Mısır‘da esi yoktur: Güney ve kuzey “evleri” ile capellalar (kralın jübile bayramları için), tanrılara adaklar sunulan sunaklar ve çeşitli kült eşyalarının
saklandığı depolardan oluşan tapınakları, tahkim edilmiş bir kuşak çevreler. Kuşağın güneyinde, belki de kralın iç organlarının gömüldüğü ikinci bir mezar yükselir.